Yer Kuşakları

02.09.13

YER KUŞAKLARI

“Büyük bir pencere önünde izlenebilecek en güzel şey, güzel şeyler olmalıydı elbette. Güneşin, mümkünse tüm açılarını kavanozuna dolduran bir pervazın, hem yeşili hem maviyi hem de kırmızıyı elbisesine serpiştiren bir terzi gibi, üzerine dikkatli ve yorgun gözler ilişmiş elleriyle, titizce diktiği bir eser sunması paha biçilemez bir nefes olmaz mıydı içimize?

Önünde sonsuza dek kalmak istediğim penceremden izlenebilecek en güzel manzara işte tam da böyle, gözlerimden ruhuma, bütün ışıkları, bütün aydınlıkları, bir hortumun birkaç dakika içinde herşeyi içine katarak çoğalıp büyümesini andırırcasına güçlü enerjilerle akıtan, kocaman bir manzara.

Ve bu büyük manzarayı fonda bırakabilecek en güzel şey de, ana ve ara tüm renkleri bir arada, kusursuz bir simetriyle birleştiren, üstün ırkımızla vücudunu tamamen deforme ettiğimiz dünyanın belini, zarif bir kemer gibi boyunca saran, tabi yine bir kısmına vakıf olduğumuz, benimse bir  noktada iki ucunun birbirine mutlaka kavuştuğundan -düşleye düşleye- emin olduğum, gökkuşağıdır.

Ufacık nedenlerle, mucizelerin doğabileceğine en güzel ispattır bu. Israrla görmezden geldiğimiz bu küçük şeyleri önemsemediğimizden eksik kalırız ya zaten! Tüm olamadığımızdan varamayız  tam’a, tam olamadığımızdan gidemeyiz tüme.

Olgun ve düzenli bir sağnağın ardında bıraktığı minik damlacıklara, o sırada tesadüfen iki bulutun ayrışmasıyla göz kırpan güneşin süzülmesi, ve o yaramaz damlacıkların da, güneşin zarif ışığını kırmayıp kırmasıyla, kristalden bir kavi mucizeye dönüşmesi! Ne kadar tesadüfi, o kadar kıymetli, ne kadar zor o kadar mükemmel, ne kadar güzel o kadar kolay…

Tabi yağmur huzurluyken, bulutlar hep üzer aydınlığı. Bazen içinden ne kadar enerji çıkartmak istersek isteyelim, bir o kadar zordur ya sabahları o yataktan çıkması…

İşte böyle sabahlarda benim en sevdiğim şey, suyu hep sıcak tutup, içine içimi karıştırarak, onu da ısıtmak, her yudumda kendimi daha sıcak daha samimi bularak izlemektir gökyüzünü. Bulutların birbirleriyle yarışlarını, yarışlarımıza indirgememeye çalışarak, şimşek çakmasının kısa süreli korkularını üzerimden atar atmaz yeniden göğe, hep göğe dönmek, gökte kalmak. Oraya aitmiş gibi, hep oradaymış gibi dalıp gitmek akışına…

Şimşek çakması beni korkutsa da, bu ışık taşması bulutların üstün hiyerarşisinde, neyse ki nadir denebilecek kadar azdır. Bu ne büyük saygıdır, bu ne doğal bir uyum. Aklı neresindedir ki bulutların? Nerededir zekaları? Bir bulut polisleri mi vardır acaba görmediğim?

Yağmura böylesi bir düşkünlük yalnızca bana mahsus değil elbet. Mesela, çiçeklerimin üzerine ne kadar titresem de musluktan akan su mutlu etmez onları. “Sen ne kadar sularsan sula, beni yeşerten nadide eşim yağmurdur” der gibi bakarlar yüzüme. Sardunyanın yaprağına su değmezmiş, hiç sevmezmiş! Ne büyük yalan! Bir mutlu oluyor ki yapraklarından damlacıklar süzülürken, tıpkı gökkuşağını bulduğumdaki gibi büsbüyük gülümsüyor yüzü. Arada benim sunumumla da böyle mutlu olsalar, fena olmazdı tabii…

A bir de pencerenin önündeki bej rengi sallanan koltuğum! Bu günlerimin vazgeçilmezidir. Oturduğum anda, ufkun kusursuz çizgi perspektifinin, gün ışığıyla bir olup, sallanmamla birlikte algılarıma oynattığı oyunlara geç kalmadan başlaması, bilmeceler katması bilmecelerime…

Uzaklaştıkça açığa çalan gri olur, öne doğru yönelmemle büyük derinliklere gömülen füme. Bu bir ileri bir geri hissi, çocukluğumuzun en güzel eğlencesini, ayakların yerden kesilmesi halini, uçabilme ihtimalinin, savrulabilme ihtimalinin, bir martıya daha yakın olma ihtimalinin, gökkuşağına değebilme ihtimalinin heyecanını ve mutluluğunu da katar salıncaklı düşüncelerime.

Dinginliğimi bu hareketlerle sürdürürüm ama, kimse yoktur bu kez beni “sallayan” arkamda. Ben koltuğumu sallarım, o da beni. Camdan dışarı bulutlara savuracak gibi yapar, sonra  bencilliği tutar tekrar kendine katar, öne gidişim zor, geri düşüşüm pek kolaydır her zaman. Bir adım ileri iki adım geri, bir adım ileri iki adım geri…

Sonra isterim ki şu güneş nazı bıraksa, o yaramaz damlacıkları bulsa, şöyle içinden coşarak saçsa kartelasını, uzatsa aşağı, sarsa ayak bileklerime. Tutsa yakalasa, cam pencere dinlemese, koltuğumu da dize getirip çekip çıkartsa beni içerimden. Döndürse baş aşağı, ayaklarımdan asılı dolansam onunla gittiği yere kadar. Kollarım aşağı sarkık, kocaman açık, kuşaklarına değsem. Rengârenkliğinde dağılsam bu kez, biraz seviştikten sonra siluetleriyle, hiç olmadığım kadar mutlu olsam. Sonra, tam bulutlar çarpışacakları sırada girsem aralarına, bir kahraman gibi. Şimşek bana kıyak geçse, o çakmasa ben de korkmasam, yağmur kontenjanından birazını sardunyalarıma torpillesem, aşağı indiğimde bana da öyle gülümseseler. Kandırsam gökyüzünü sonra, su bulamayan insanlara çalı çırpılara, kedi köpeklere de iltimas geçirtsem.

Gerçi o an bir bulut polisinin? ortaya çıkması muhtemeldir her zaman! Ama hiç kaçarı yok, onu da kandırsam, iyi niyetlerimi anlatsam…