Uçsuz Tango

14.08.13

 UÇSUZ TANGO

 

“…dönüp giderken çocuk, karşıdaki çatının kapısında duraklamış, dışındaki sesleri dinlemişti bir süre.

Ağlıyordu.

İçimde gördüğüm bu manzara, onun -son bir kez daha- vazgeçme çabasıydı.

 Başaramadı, düştü.

* * *

Ve başladı uçsuz göç, ağarıyor şimdi tenimde, tüm sesler, lekeli kör bir nokta gibi dönüyor zihnimdeki pikapta.

Aidiyet, gökyüzüyle gözlerimin kesiştiği noktada siliniyor yerinden, en çok korumam gerekenle birlikte gözlerimin önünden. Sorumluluk bittikçe donuyor can gözlerin aklığında, kapanıyor dıştaki kapak. 

     Çarpmaların ağrısına üflüyor rüzgar,  yaşamla ölümün ayrıldığı yeri dikiyor iğne, iyileşsin isteniyor, istenince hiç olmuyor. Yeni bir ip deniyor, eriyor, ama o iz hep kalıyor yarıkta. Her yanılgı bir ağaç bulup asıyor kendini, nefesi kaybeden ciğerlerim iflas ediyor.

İki üryan başlangıç arasındaki karanlık, aydınlandıkça görülüyormuş gerçekten de parlak bir ışık, görülse de gitmiyorsun ona, ama katılıyorsun işte mecburiyetle.

Her acı birer kemik olup batıyor organlarıma, hafiflikle doluyor göğsüm hareketler duruldukça. Birbiri içinden çıkan ezgiler kaşıyor yarayı, biraz aralansa pencere, küçük bir ara verse de pıhtılaşsa kan.
Dilekler bitmiyor elbet, yanıtlar gülmüyor.

Bütün kanırtılmış düşüncelerin kumbarası, doymuş karnını sıvazlıyor karşımda. Soluk beyaz fon maskeleri duruluyor, birbirinden farksız imgelerini çağırıyor perdeye yaşamın. Su şimdi berrak bir çatı üzerimde, yukarısı, aşağısı, ilerisi, gerisi bir.

Eşyalar gibi yek yaprak bedenlerin çekmecesi ise, dar, boş, tek bir fotoğraf dahi yok. Bir tek ben varım içinde, ve iç son kasılmasıyla kalmış bir cenaze şimdi, orada öylece kıvrımlı, kıvrımsız, loş.

Bu sıralı düzen içinde birer balon gibi diziliyiz, sırayı bozan çaresiz bir kifayetsiz. Sorgu bitti mi duyuyor kulak, asıl sessizliğin evreni kaplıyor yatağın çevresini, karınca koşuyor kımıldıyor yelkovan, hiçbir şeyi değiştirmiyor zaman nasılsa, susuyorsan.

Önce o vardı, sonra ben. Sonra o yok olan, bir kayıp kardelen. Buralar buz iken, ruhsuz, ne kıymeti kaldı varlığın, yokluk her daim sonsuz. Es’siz bir kadans, diyezsiz bemolsüz, ne vardırıyor sona, ne de başa. Çözülmedikçe, çözülmüyor buzlar, açılmıyor düğümsüz kuşaklar, beni bağladıkları bu soğuk zeminde gitgide daha çok üşüyorum.

Hep havada uçuşan keşkeler sızıyor bir tek, sapı kopmuş çantanın deliğinden. Sıcak bir örtü olup örtüyorlar üstümü. Başımdan aşağı devriliyor maneviyat bileklerimde noktalanıyor yaşam. Ayaklarım, açık, çıplak, soğuk.

Bu günlerde bir kaç el açıp, çıkartıyor beni ara sıra. Ben sağır, dilsiz, ruhsuz bir akışkan, o’ndan kalan toprağa, ağaca, yaprağa uzanıyorum boyumca.

İç solmuş bir taşta isim oluyor, görünüyorsa diyor biraz daha gömülüyorum.

Bir göz açıp kapama zamanına sıkışan varlık, plaktaki akordiyonun dipsizliğine doğru en epik dansına koyuluyor. Eğildikçe sırt üzeri, daha da açılıyor metal dilleri. Hiç sonlanmayacakmış gibi ağır nefesi sırtımda, denizin tuzlu suyu olmuş, öylece tutuyor beni arafta.

 

İşte gerçek bir göç böyle başlıyor, seçilemeyen o tek an, bir zaman geçken, o günden bile erken doluyor.”