Suretler

27.08.13

SURETLER

” Gözlerim zaten açık mıydı, yoksa sessizliği bozan o sesle mi açıldı bilmiyorum…

-“Benim!”

  Benim?

 Ne benim? Oturduğum yerden fırlayarak kalktım. Hava çok soğuktu ve benden başka hiç kimse yoktu etrafta. Bilincim, sesin netliğinden emin oluşum kadar yanıldığımdan da emin olmamı sağlayarak istemim dışında yeniden oturttu beni…

* * *

Oysa hiçbir şeyin normal gitmeyeceğini biliyordum. Bütün gece seslerden seslere koşturup birçok kan döktüğüm uzun rüyanın ardından, sanırım ani uyanışın da etkisiyle, duyduğum her tıkırtıya irkilir vaziyette yorganın altında kalmaya direnmiştim bu sabah. İçimden gelen evden ayrılmamak, dışarıya çıkmakla gelecek zorunlulukları ertelemekti, bir 24 saat daha…

Fakat bugün farklı bir gün olacaktı, belliydi artık.

Yıllardır biriktirdiklerimle harmanladığım,bu özel renkli kap kağıdını bugün ve yalnızca bir günlüğüne açmak için bana, bir adet maket bıçağı, sonra da biraz “sır” gerekecekti. Karşılaşacaklarımı tahmin edemediğimden henüz, tedirgindim. Ağzımın kuruyup, kalp atışlarımın hızlanmasının başka bir izahı da, bu anın sonunda tek suçluyu bulabilmek için yapacaklarımdan daha önemli hiçbir şey olmayışıydı.

Çok büyük olduğu için kalemlik olmaya boyun eğen bardağın içinden maket bıçağımı alıp paketin arkasını çevirmiştim. Kap kağıdı arkasından bantlarla tutturulmuştu her zamanki gibi. Bizler için belirlenmiş malum aralıklarına uyduğum mantık bıçağını da iki tık açmış, paketlerin kaplarını bozmamaya gösterdiğim özenle ilk bandı nazikce kesmiştim.

Bir süre pakete dalmış olduğumu farkettiğimde, kafamı iki yana sallayarak, adeta bir toparlanma refleksi olarak takındığım tavra sığınmıştım ama, beni cesaretlendirmesini beklerken farkettiğim, haleti ruhiyemin mimiklerime direk yansımasıyla kaşlarımın istemsizce çatıldığı, ciddiyetimin arttığıydı. Yalnızdım neyse ki; yüzümü kimse görmüyordu. Maket bıçağımı diğer banda sonra diğerine ve sonra diğerine, saplamak isteğimi tutarak kibarca kesmeye uğraşırken, içime dolan engel olamadığım nefret, yüzümün nar kırmızısına doğru pembeleşmesiyle vurmuştu dışarı.

Bir yudum kahve içip sakinleşerek, kabın üçgen köşelerini, kendi içlerine katlanmış diğer üçgen kısımlardan kurtarmıştım.Tümü açıldığında bir tek bant kalmıştı ki onun da infazını hemen gerçekleştirmiştim. Kurtulan kabı, soldan sağa doğru açıp, içinden çıkan kenarları oldukça keskin cam parçasını masamın üzerine koymuş, tekrar tutmam muhtemel noktalarını ellerime zarar vermemesi için bantlamış, çalışma zorluğumu da böylelikle ortadan kaldırmıştım.

Malzemelerimden en önemlilerini toparlayabilmek için dışarı çıkmam gerekmesi, ürpertime bir kürek buz daha atsa da, diğer ve en önemli malzemeler, “sır”lar dışarıdaydı biliyordum, dışarısıysa Aralık’ta, ara sokaklıydı.Yapmak zorunda olduğum gibi hazırlanıp çıkmak üzereyken sakindim, gereği ne ise o yapılmalıydı artık, beklenecek birşey kalmamıştı.

Kar henüz dinmiş, etraf bembeyaz pırıl pırıldı. Rotamı nasıl çizeceğime karar vermek için ilk durak olarak seçtiğim kıyıdaki banka vardığımda, henüz kimsenin elleriyle kirlenmemiş karları, oturabileceğim genişlikte sıyırıp oturmuş, soğuk ama çok huzurlu bu manzara karşısında bir sürü düşünceyle ilişkilenirken, karşı tarafın göremeyeceğim kadar sisli oluşuna hiç aldırmamıştım. Böyle durumlarda

bilincin, görmediğimizi sandığımız şeylerden kaydettikleriyle dolu kutusundan birer görüntü seçen gözlerim, her zamanki gibi üzerine düşeni yapmış, manzaramı güzelce tamamlamıştı.

Yüzüm ifadesizliğin uç noktalarında iken sessizliğin tadını çıkarmaya karar verip, odaklanmaya çalışmam, gözlerimi sürekli aralamama neden olan tırnaklarımın içindeki pisliği anlama isteğimi azaltmasa da, “beyaz insana ne kadar güzel  hissettiriyor…” diyebilmiştim bir şekilde, içimden.

“Sessizlik, ardından çıkabilecek en küçük sesi bile kendiliğinden büyütmekle yükümlü, ondandır içinde hep bir temkinli olma zorunluluğu taşır. Gerçi üzerimde hissettiğim elektrik devam ediyor diye de böyle hissediyor olabilirim…” derken, işte tam da bunları düşünürken duymuştum o sesi… “