Eşik

03.10.2013

EŞİK

 “Ben. 

Hayatımı durulup durulup yorulmaksızın tekrar geri dönen, burnumu her defasında sızım sızım sızlatan bir acıyla birlikte yaşıyorum, anlatması zor ikilemelere sırtımı dayıyorum, mağduriyet bu. İçimdeki alev, alev alev, parçaları birleştirmek için düştüğü her yeri eritip yok ediyor. Parçalanıyorum, bir türlü birleşememeye doğru gitgide.

 Ne bütün ki diyeceksin belki, abartıyorsun diyeceksin. Evet, genellikle böyle söylersin,”şükretsene, bak neyin eksik?”

 Neyim mi eksik?

Senin neyin tam?

 Ben hayatımı, kuş cıvıltılarını dinlediğimde duyuyorum, onlar susunca gerçeğe düşüyorum. Gerçek, acı ile eş anlamlı, gerçek acı diye bir şey yok, acı bu, yeterince gerçek. Ve hep, onu kaybetmemek, yeniden kolayca bulabilmek için, giderken yol üzerine serpen ben, yolu ikilediğimde tekrar yaşıyorum hepsini, hiç sektirmeden. Çoğunlukla düşük desibelde, bağıra bağıra.

 “Kim acı çekmiyor ki?” diyeceksin belki, saçmalıyorsun diyeceksin. Evet, genellikle böyle söylersin, “büyütüyorsun bence, insanlar ne acılar çekiyor!”

 Acı mı dedin?

 Sen ne bilirsin?

 Ya ben?

 Sana sorsam yine, diline doladığın deyimler olacak yanıtların, her problemde tekrarlanan öğütler hengâmesi.

Bu tip ezberlerinden vazgeçmedikçe hep sarı silginle biraz daha sileceksin izlerimi. Temizleyemedikçe parmağına biraz tükürük alıp üzerime sürtecek, daha da incelteceksin çizgilerimi, ve tabii kazıyacaksın sonunda. Kağıt incelecek, işaret ve orta parmağını hiç ayırmadığın için zorlanmayarak, ikisi bir bütün, tek sayfam üzerinden ittireceksin, incelmiş, kirlenmiş, silgine bulanmış uzuvlarımı. Ve tekrar gerçeklerin ortasına düşeceğim işte, yaz’g’ımın içinden.

 Aşağıda kalmak iyi gerçi, ayakların arasında dolanmak.

 Kat kat yukarısı, kalabalık… Yerde olmak, soyulup dağılmak pare pare, yeksiz. Sana hissettirmeden yine düşerim usulca şuracığa, şikayetsiz…

 Beyin kıvrımlarım, ay’ın kıvrımlarından daha yumuşak geçişli, işte orası keskinliğime bir adım, hangisini seçmeli evresi. Ki bana sorsan, ucum hiç acıtmasın isterim, sırada yanımda oturanları. Yakınımda olan herkesin üzerine, killi toprağından güçlü şekilde uzanan pamuk çiçeğimle değmek, üzerlerinde, ellerinde yumuşacık bir his bırakabilmek, güçlerine güç katabilmek, acılarını dindirip temizleyebilmek yüzlerini…Bir de renkli boyalı tırnaklarını, içini görmelerini,ve asıl oraları temizlemelerini sağlayabilmek için silebilmek…Yaralarına ilaçlara bandırdığım bedenimle uzanarak, derilerinin bir ucunu öbür ucuna, eşiklerine hissettirmeden kavuşturmak, kapatmak ağlatmadan, üzmeden…Geceleri en güzel uykularını uyusunlar diye, başlarının altına, altımda sevdikleri, çoğunlukla kaybettiklerinin fotoğrafları, defalarca okudukları, içlerinde bir başka yumuşak uçlu kalemle yazılmış mektupları, belki biraz biriktirdikleri altınları, daha kıymetlisi hayallerini saklayarak destek olmak…Sonra sarılmak üşümesinler diye dolana dolana sarmalamak, ayaklarını ısıtmak öbür yandan…Belki bir dönme dolaba binip renkli şekerlere karışarak, bir değersiz çubuğun ucunda ağlanıp, damaklarında, beyinlerine mutluluk salgılatacak tatlar olmak birkaç “normalini” kaybetmiş çocuğun…Ve yine onların gülümsemesini saklamak için, en güzel kabarık elbiselerim ve 7 cücemle bu kez, kitaplarında harfler olmak, gelecek mutluluğu tattırabilmek, umutlarını kaybetmemeleri gerektiğini öğretebilmek isterim.

 Fakat yaşamım, sen, her günün bir yenisinde o sivri uçlarınla jiletlersin beni. Her bir hamlen başka bir yerime denk, başka bir eşiğime hedef. Kalmaya çalıştığım halimle ben, jileti tutmadığın elinin parmakları arasına sıkışmış, yakalanmış, gölgemin ekseninde yitmişim. Bir gölge düşün; vücutsuz, kıvrımsız, düz, ya da öylesi. Her iki taraftan da bir adımlık yol vardır daha yumuşağıma, atamam, izin çıkmaz. İşkenceyi seversin, yavaş yavaş hareket eder, zevk alırsın zamanın buğusuna karışıp yayılmaktan, görüntümü bir çıkarıp bir batırmaktan, yolumu şaşırtıp gözümü görmez kılmaktan, karardıkça kararmak, kararttıkça karartmaktan, kıvrımlarımı bileyip kendine yontmaktan.

 Sanki sivriymişim gibi yapsam, daha ağır bassam kağıda, olmaz, bilirim kanmazsın. Hafifçe ilerlersin, tek ve küçük hareketler önce. Kabamı atarcasına, iğne batması kıvamında, küçücük paylar sıyırırsın dışarımdan içeri, daha sivriye doğru, hep daha sivri.

Gerçek acılara daha vardır, ki gerçek acı yoktur, acı hep, yeterince gerçektir.

Karşında güçsüz bulmaya çalışıyorken yanıtları…”