Dem

24.11.13

 

 DEM

 “Bir duman örttü üstünü yomanın, ona yalnız olmadığını anlatmak istercesine dost bir sarılmayla. Bir şeyler olmalı yakılan, karşı korunun içinde. Hava soğuyor, ya da ısınıyor belki bir yerlerde, bir yerlerde hep bir şeyler oluyor. Açılıp  kapanırken sürgülü kapı, bir doluyor bir boşalıyor salon. Hiç değişmiyor, içimdekiler gibi bu kargaşa, ve kaybolan bu görüntülerin içinde beliriveriyor pirinçten zemberek. Sağ kolumdan tutuyor küçüğü, büyüğü sol ayağımdan. Bir karınca diğeri, uykusuzca koşturmakta.

 Uzaklardan çekip, kıstırdıkları bu çeyrek dilimden öteye geçemiyor vapur, geçemiyoruz öteye. Böyle oluşuyor daireler, boşluktan evrenin camdan fanusunda. Görünmez bir iple bağlı ay, belli bir açıyla tutuyor yörüngesinde dünyayı. Bir kımıldasa düşüp gideceğiz, ki bir kımıldıyor, çekiyor beni ritmini bozmayan sarkaç, gücü keskin bir kürekçi gibi sürüklüyor kayığı, buğulu zihnimden. Zemin kaygan bir pirinçken, bir ben kayamıyorum bu çeyrek dilimden,  yelkovandan, akrepten.

Duman ileriyi kaplarken, bu tarihi vücuduna giymiş, geçenlerde çatısı yakılmış eski tren garına saklanıyorum, geriye doğru yürüyüp suyun üzerinden. Saat 23:44, ben biraz daha ayrık diğerimden, su biraz daha yarık. Herkes gitti, sahipsizlerin hükmü başladı gecede, ay, duman, parlament mavisi, ahşap, gişe, yoma, iskele, lamba, kapının cüssesini deviren gölge, zemberek, sarkaç, akrep,  yelkovan, saniye ve ben, son 15’teyken…

 23:45 ;

 Bekleme salonuna doğru bakan, evresinde solan kambur ay, tehditkâr bir gülümsemeyle parlamakta. Tüm yaşamın hasadını kutsarken süreklenen saniyeler, güneş cennetinde bir ölüye bürünmekte. Evvel zaman içinden, bu anın içine kadar biriktirdiğim tüm tohumların öğretilerini, sabit fikirlerim, kusursuz nedenlerim ve yenilgilerim harmanlamakta. Su aktıkça sislerin içinden, nemli toprağımda yeşermeye yüz tutan tohum, ona hayat veren pınar gibi yarılıyor kürekler çekildikçe üzerinden. İpi bıraktığında ay, parmaklarından kurtulan dünyam da içinde dağılıyor, duman bir elek olup süzüyor bizi.

Kırılan gövdeyi hiçbir yama tutturamaz, hiçbir kar gizleyemez kardeleni, bir delik bulur gökyüzü gibi, çıkarır o boşluktan kendini. Tohum da sana bırakmaz, kendi bitirir işini. Tıpkı hadsiz cesaretlerimiz, sahte hislerimiz gibi.

Salon ıssız bir kümeye, tatsız bir renge büründüğünden beri, ihtimaller yüzdürmekte ışığı. Her ihtimali zorlayan zihnimse kayarken iskeleden, bu ışık prizmalaşarak koca bir kristale dönüşmekte. Her üçgende başka bir yüz, başka bir yer, başka bir yıldızla yansıyor hafızam, yarısı ahşap yarısı beton duvara. Duvarda tohum gibi çatlak, ay gibi pürüzlü, su gibi bulanık, çekiyor içine her şeyi. Bu sırada asılı bulunduğum çeperde bir tık daha katlanan gövdem, olağanüstü bir esneklikle dayanıyor, her saniyenin tecrübesini katıyor buğuya.

Kımıldıyor tohum, sürgün koparılmak için sabırsızlanmakta…

23:46;

Kristal döndükçe sisten duman artıyor, havanın soğumasıyla yamaca oturtuyor dümeni. Yağmur yüzüme değmekteyken ıslanmıyorum, içerideyim. İç durgun kıyı, yelkovan kanadının en narin tüyü, yarayı kapatan ilk zar. Şeffaf dokusu gizlemekten yorgun bir tül perde gibi, hiçbir zaman dolmayan hiçbir zaman boşalmayan kum saatinin arkasından uzanıyor tavana, kızıl, saatin kumuysa artık ıslak. Akışı pirinçten yüzeyinkine tezat, topak topak, takılıyor dumandan süzgece. Böylelikle başıma gelen tüm iyi, bütünü kötü şeyleri çıkartıyor suyun hürmetine, yüzüme.

Ne ile yüzleşsem kaypak bir bakış, kayığımı izlemekte. Farkediyorum ki gözlerimi kapatıyormuş zar, göremiyormuşum. Şimdi yine buğu artıyor, artıyor yağmur kümede. Gıcırdayan yüzlerce kapı, bu bakışlarla çarpıyor yüzüme. Burnum kanıyor, suya karışıyor durgun kıyıdaki, yelkovan kanatlarını batırıyor kürek gibi, kayığımı bir tık daha ilerletirken damlalar, belim kırılma noktasını çoktan geçmekte. Su karıştıkça sıcak, tohum sıcak, buğusu buzlanıyor camda.

23:47;

Geceyi taçlandıran parlament mavisi, çarptıkça iskeleye saçılıyor etrafa kum.

Tüm iskeleler tüm tohumlar öksüz, içim öksüz bir ay, kambur, solgun. Burkulan duygularım ince ince sızlayıp eşlik ediyor kapılara, gürültü başlıyor, çalkalanıyor su, duman. Sadakat ve hüzün tüm sessizliği boyuyor, neredeyse siyah bir tonuna mavinin. Tüm yaşama karşı iştahım kesik, hiçbir hatırı sayılır yörünge döndüremiyor onu çevremde. Ben işte böyle bir durguda, böyle bir devinimle tadımı bırakırken suya, kaynamakta, ve önemli her şeyimi yitirmekteyim.

  23:48;

 Deniz kıyısının nemi, suyun değmediği ahşapta da etkileşirken cansız her şeyin kokusu ağırlaşıp saplanıyor zemine. Başımın üzerinde taşıdığım sevdiklerimin sandalyeleri, şimdi karşımda içleri boşaltılmış ceviz kabukları gibi sallanmakta. Geçmiş, bugünün içinde kahroluyorken, bu boş bekleme salonunda yer kapmaca oynuyor muallaklı düşüncelerim ve hiçbir şey yer bulamıyor kendine. Neden bitmiyor belirsizlikler, neden sonlanmıyor diyor dil, yanıtsızlık denizin ve garın eksenine sinerken, tüm tadını da acılaştırıyor cevizin.”