Celse

14.09.13

CELSE

* * *

“Şans bu ya, kompozitörün dolu bir “an”ına denk gelip, dolma kaleminin ucundan fırlayarak bir o partisyona bir öbürüne atlayışlarla yola koyulan, birbirinin içinden geçip, aynı yolda kendi tekrarından bile kaçarak, diğerleriyle konsonans ya da disonans aralıklar yaratıp, uyumsuzluğun da uyumunda savrulan, kendi içindeki kurallarını kendi belirlemiş, özgürce dağılıp duran, bazen yalnızlaşıp bazen üst üste dizilerek daha görkemli tınlayan, bir durakta noktalanmadan önce güzel bir kadansla çözülen bu koca eserin, birer notasıydık biz…

Bir diğerimizsiz, tiz miyiz pes mi meçhul, bizden yarım adım uzak olandan uzaklaştıkça tona varması zor, biri bize dost olmadıkça modüle olmamız imkansız…Susmasını bilmeyen, durmasını hiç bilmeyen seslerdik, düzensiz ve gürültümsü…

Birleşemezsek bir yerlerde, nasıl tınlardık bir ağızdan, ne boş, ne anlamsız düşerdik port(r)eye. Havada amaçsızca uçuşan tozlar gibi, nereye konarsak konalım, bir sarı el beziyle silinip atılmamız garanti. Hadi en özgüründeniz diyelim, bu sefer de yer çekimi münasebetiyle illa ki düştüğümüz sıvıda çözünüp kaybolması muhtemel, daha kötüsü, bir zamanlar çocuk kahkahalarına boğulmuş bir geniş ailenin yaşadığı, herkesi teker teker yitirmiş, o karanlık, mutsuz, yalnız, unutulmuş evin, uzunca süreler dudaklardan düşmeyen fotoğraf çerçevelerine yığıldıkça yığılan, minik belirsiz taneler olurduk. Uçuş uçuş, ölü ölü…

Tamlıksa, birlikse, orada, bir önemsiz olasılığın sonucunda, hepimiz için beklerken, biz hangi seçimleriz?

Bak birleşenlere, o katılıyor öbürüne, öteki geliyor diğerine, değiştirdikçe yerlerini, yeni yeni duyulup, renk renk boyanıyorlar. Başka başka sesler bütünlüyorlar boşlukta, çevrilip çevrilip sürüyorlar, boşluk da sonlanıyor, dopdolu oluyor. Bu kez doluya koyuyorsun daha da doluyor, boşa koyuyorsun onda daha çok doğuyorlar. Böylesi nadir akorlarla dolu armoniler boylu boyunca seriliyor büyülerle; çoğaltıyor, üretiyor, cana geliyor yaşam. Arada bir soyutlanıyorlarsa da bazıları, hiç yalnız kalmadan devam ediyorlar nasılsa.

Yalnız kaldıklarını hissettikleri anlarda, aşağıda konuşlanan bir önceki sese kondurulmuş noktayla, ayrıldığı sandığı diğerinin uzayışına, siluetine, gölgesine, varlığına bulanıyorlar bir şekilde. Kimse kimseyi bırakmıyor, aldatmıyor, bozmuyor…

Öbüründen kendine kattıkça daha da mutlu oluyorlar çünkü, kendinden ötekine armağan ettikçe nefes alıyorlar. Pırıl pırıl parlıyorlar tuvalde, tıpkı tavus kuşunun kuyruğundaki olağanüstü tablo gibi, yukarıya doğru açıldıkça büyüyor, simleniyorlar. Böyle belirip anlamını buluyor zaman…

Soloları olmuyor mu, oluyor elbette; de durum yine değişmiyor. Ötekiler susarak eşlik ediyorlar yerlerinden.Kızmıyorlar, savrulmuyorlar, yargılamıyor, saygı duyuyorlar. Hatta anlamaya çalışıyorlar solodakini, bekliyorlar.

Çünkü ona karışacakları zamanda nerede olmak isteyeceğini sezmek, apayrı sözcükleri değil eş anlamlılarını, yumuşaklarını seçebilmek, “oradan oraya atlanmaz ki” demeden düşeceği anda altına doğru dizilip onu başlarının üzerine yerleştirebilmek için, atik, hazır ve iyi kalpli olmaları gerekiyor, biliyorlar, hazırlar…

Ta ki partisyonun son çizgisine varana kadar, yılmadan yorulmadan, bu kez yeniden hep birlikte dağılacak, düşecek, çıkacak, eğlenip ağlayacak, birbirimize  bağlanıp sonra yine buluşmak üzere ayrılacak, sarkaç kuyruklardan biraz da kendimize zaman katacak, doğru tona yeniden girene kadar, belki diğer bir soloya kadar, zaman değişimine ya da anahtar değişimine varana ve hatta o bilindik finale kadar gürleyip çağlayacağımız, bu kusursuz kompozisyonun birer notası değil miyiz biz?

Ruhlarımızı kaybetmeden yaşayıp, tutunabilirsek şayet el ele … “